Bugün eğitim hayatında neler olup bittiğini, ne yazık ki çok az kişi gerçekten görüyor. Rakamlar konuşuluyor, müfredatlar tartışılıyor, sistemler değiştiriliyor; fakat sınıfların içindeki sessiz kopuş çoğu zaman fark edilmiyor.
Çocukların can sıkıntısına dayanma becerisi neredeyse yok olmuş durumda. Çünkü can sıkıntısı artık tanıdık bir hâl değil; kaçılması gereken bir tehdit. Sabah gözlerini açtıkları andan itibaren telefon ekranlarıyla başlayan gün, gece yine aynı ekranlarla sona eriyor.
Sürekli akan kısa videolar, hızlı görüntüler, ani hazlar… Kesintisiz bir dopamin akışıyla beslenen bir zihin, doğal olarak durmaya, beklemeye, düşünmeye tahammül edemiyor.
Okul ise tam bu noktada bir dopamin yoksunluğu alanına dönüşüyor. O yüzden bazı çocuklar sınıfta bağımlı gibi davranıyor: huzursuz, tahammülsüz, ani tepkiler veren, en küçük uyarıda bile çileden çıkabilen bir hâl… Sorun sadece davranış değil; daha derinde, zihinsel bir yorgunluk ve duygusal bir boşluk var.
Öğretmen ders anlatmaya başladığında, karşısında gözleri açık ama zihni kapalı bir topluluk buluyor. Bakıyorlar ama görmüyorlar. Dinliyorlar ama duymuyorlar. Eğer anlatılan konu kısa bir video gibi sunulmamışsa, hızla tüketilecek bir dikkat çekicilik taşımıyorsa, bağ kurmak neredeyse imkânsız hâle geliyor. Uzun cümleler, derin düşünceler, sabır isteyen süreçler bu yeni dünyada karşılık bulamıyor.
Artık öğretmenler için en zor olan şey problemli davranışlar değil. Asıl zor olan, sınıfın önünde durup orada olmayan çocuklara ders anlatmaya çalışmak. Tepki vermeyen, itiraz etmeyen, hatta bazen hiç karşılık vermeyen bir umursamazlık duvarı var. Cezalar işlemiyor; çünkü umursanmıyor. Notlar anlamını yitirmiş durumda. Üniversite, gelecek, meslek… Bunların hiçbiri gerçek dünya gibi algılanmıyor.
Gerçek dünya, onların gözünde ekranın içinde. Okul, sadece o dünyaya verilen kısa bir mola. Birkaç dakikalık zorunlu bir temas. Sonra tekrar asıl hayata dönüş.
Öğretmenler, meslek hayatları boyunca böylesi bir jenerasyon kopukluğunu hiç yaşamadıklarını söylüyorlar. Bu, yalnızca yaş farkı değil; bir algı farkı, bir gerçeklik farkı. Aynı mekânda bulunup farklı dünyalarda yaşayan insanların hikâyesi bu.
Ve belki de en acı olan şu:
Bu çocuklar tembel değil, kötü niyetli değil, umursamaz olmayı seçmiş de değiller. Onlar, sürekli uyarılan ama hiç derinleşemeyen; her şeye bakan ama hiçbir şeye tutunamayan bir çağın çocukları.
Eğitim bugün sadece bilgi aktarma meselesi değil.
Asıl mesele, insanı yeniden hayata bağlayabilmek.