Bir öğretmen en çok ne zaman yorulur biliyor musunuz?
Ders anlatırken değil…
Anlaşılmadığını hissettiğinde.
Kalabalık bir sınıfın ortasında, onlarca gözün içine bakarken bile yalnız hissedebilir insan.
Çünkü yorgunluk, bedenden önce ruhta başlar.
Ve öğretmenin asıl yükü, kitaplarda yazanlardan değil; içinden geçenlerden oluşur.
Her gün yeniden başlamak zorunda olmak…
Her gün aynı sabırla anlatmak…
Her gün farklı bir ruh hâline, farklı bir hikâyeye, farklı bir yaraya dokunmak…
Bunlar dışarıdan görünmez ama insanın içini ağırlaştırır.
Zamanla öğretmen iki yolun eşiğine gelir:
Ya tükenir…
Ya da sessiz bir direniş başlatır.
Tükenmişlik, sadece yorgunluk değildir.
Anlamın yavaş yavaş çekilmesidir hayattan.
Yaptığın işin kıymet görmediğini hissettikçe, içindeki o ilk heyecan sönmeye başlar.
Bir zamanlar dünyayı değiştirme hayali kuran öğretmen,
sadece günü tamamlamaya çalışan birine dönüşebilir.
Ama bir de direnenler vardır.
Onlar, bütün yorgunluğa rağmen sınıfa umutla girenlerdir.
Bir çocuğun gözünde parlayan ışığı hâlâ fark edenler…
Bir tek öğrencinin bile hayatına dokunabilmeyi yeterli görenler…
Kalabalıklar içinde kaybolmayan, kendi anlamını koruyanlar…
Bu direniş gürültülü değildir.
Slogan atmaz, kendini göstermez.
Ama derindir.
Çünkü öğretmen, en çok içinden vazgeçmemeyi öğrenmiştir.
Belki de mesele şudur:
Öğretmenler tükenmiyor aslında…
Onlar, değer görmedikleri yerde içlerine çekiliyor.
Ve içe çekilen her öğretmenle birlikte,
toplum biraz daha sessizleşiyor,
biraz daha yönünü kaybediyor.
O yüzden sormak gerekiyor:
Biz öğretmenleri mi kaybediyoruz,
yoksa onların taşıdığı anlamı mı?

Yakup Güneş