Bugün eğitim sisteminin en büyük açmazı, öğretmenin omuzlarına yüklenen sorumluluğun ağırlığı ile ona gösterilen değer arasındaki uçurumdur.

Bu uçurum öyle derindir ki, çoğu öğretmen artık kendi emeğinin karşılığını toplumun aynasında görememektedir.

Ne emeği yansıtan bir saygı var, ne de çabasını karşılayan bir takdir.

Oysa öğretmenlik, yalnızca ders anlatmak değil; insanın karakterine, vicdanına ve hayata bakışına şekil veren bir irfan meselesidir.

Bir çocuğun yüreğine ilk dokunan, ona iyiliği, erdemi, sabrı öğreten yine öğretmendir.

Fakat bugün öğretmen, bu kutsal vazifenin içini doldurmakla uğraşırken bir yandan da toplumun beklentisi, idarenin baskısı, velinin tüketici zihniyeti ve zamanın hızlı akışı arasında sıkışıp kalmıştır.

Ne gariptir ki herkesin hayatına dokunan öğretmen, herkesin gözünde sıradanlaşmıştır.

Her başarı hikâyesi ondan geçer ama alkışlar ona ulaşmaz.

Her parlak öğrencinin ardında onun gölgesi vardır ama kutlamalar onun yanından geçip gider.

Bu çelişki sadece mesleki bir kırılma değildir; bir medeniyet sorunudur.

Çünkü öğretmenine değer vermeyen bir toplum, uzun vadede kendi kültürünü, ahlakını, insan kaynağını ve vicdanını tüketir.

Öğretmeninin yüreğini kıran bir ülke, aslında kendi geleceğini kırar.

Bugün öğretmenlerin en çok ihtiyaç duyduğu şey ne yüksek makam, ne büyük ödüller, ne de gösterişli törenlerdir.

Onların ihtiyacı çok daha sade, çok daha insani bir şeydir:

Değer görmek.

Manevi bir “Teşekkür ederim hocam.”

Sessiz bir “İyi ki varsınız.”

Gözlerdeki bir saygı, sözlerdeki bir incelik, toplumda hissettikleri bir güven…

Bütün mesele şudur:

Toplumu ayakta tutan değerleri, o değerleri öğretenlerden esirgiyoruz.

Ve bu gidişatın sonunda sormamız gereken en zor soru şudur:

Bir milleti kim yetiştirecek, eğer yetiştireni biz tüketirsek?