Yeni bir eğitim öğretim yılı başlıyor.

Okulların kapıları açılacak, koridorlar çocuk sesleriyle dolacak. Milyonlarca aile, en kıymetli varlıklarını öğretmenlere emanet edecek.

Her okul sabahı, bir çocuk güvenle öğretmenine emanet edilir.

Eski bir kıssa anlatılır.

Bir derviş, kendisinden kaçmayan bir kuşu yakalar ve kanadını kırar. Kuşa sorarlar:

“Onu gördüğünde neden kaçmadın?”

Kuş cevap verir:

“Üzerinde derviş hırkası vardı. Ben hırkasına güvendim.”

Bu kıssada acı olan yalnızca kırılmış bir kanat değil, güvenilen kişinin kendisine duyulan güveni boşa çıkarmasıdır.

Öğretmenin de görünmeyen bir güven hırkası vardır.

Çocuk çoğu zaman öğretmenini seçmez. Ama ona yaklaşır, sözünü önemser; bir bakışından cesaret, bir cümlesinden istikamet çıkarır.

Başkasının güveninden doğan hiçbir güç ayrıcalık değildir; sorumluluktur.

Öğretmenlik yalnızca bilgi aktarmak değildir.

Çocuk öğretmeninden matematiği, tarihi veya dili öğrenirken; onun adaletinden adil olmayı, merhametinden insanı gözetmeyi, farklı olana yaklaşımından birlikte yaşamayı da öğrenir.

Çocuklar bazen söylediklerimizden önce olduğumuz insanı öğrenirler.

Bu nedenle öğretmenin dili, hazırlığı, çalışma disiplini, öğrencisine yaklaşımı, veli ve meslektaşlarıyla ilişkisi, giyimindeki düzen ve mesleki vakarı aynı şeyi söyler:

“Yaptığım işi, karşımda duran insanı ve taşıdığım mesleği önemsiyorum.”

Çünkü mesleğe saygı, insana saygıdır.

Bir öğretmen bazen söylediği sözü aynı gün unutur.

Çocuk unutmayabilir.

“Sen yapamazsın.”

Ya da:

“Bir daha dene, ben sana inanıyorum.”

Öğretmenin hayatından birkaç saniye geçmiştir. Fakat o birkaç saniye, bir çocuğun içinde yıllarca yaşayabilir.

Çünkü öğretmen yalnızca çocuğun bildiklerine değil, kendisi hakkında neye inanacağına da dokunur.

John Dewey’nin işaret ettiği gibi, öğretmenin işi yalnızca bireyin eğitimine değil, toplumsal hayatın biçimlenmesine de uzanır.

Çünkü öğretmenin karşısında yalnızca bugünün çocuğu değil, yarının yetişkini vardır.

Bugün gösterilen adalet yarın bir kuruma, merhamet başka bir insana, düşünme cesareti ise geleceğe taşınabilir.

Öğretmen topluma insandan ulaşır. İnsana dokunur; insan da ailesini, kurumunu ve zamanla toplumu değiştirir.

Belki öğretmenliğin en güzel tarafı budur:

Öğretmen, ektiği tohumun hangi bahçede yeşereceğini çoğu zaman hiç görmez.

Ama böylesine büyük bir etkinin ağır bir sorumluluğu vardır.

Bir öğretmenin yanlışı yalnızca kendisine ait kalmayabilir. İnsan bazen kişiden incinir, fakat onun taşıdığı mesleğe küser.

Dervişin kırdığı kanadın bize hatırlattığı da budur:

Hırkayı taşıyan kişinin yanlışı, hırkaya duyulan güveni de yaralayabilir.

Bu yüzden meslek itibarı ortak bir emanettir. Bir kişinin hatasını bütün öğretmenlere mal etmek ne kadar yanlışsa, mesleğin itibarı adına hatayı görmezden gelmek de o kadar yanlıştır.

Gerçek meslek onuru, güvene layık kalabilmektir.

Toplumun da sorumluluğu vardır. Öğretmenden vakar, fedakârlık ve sorumluluk bekleyen toplum, öğretmeninin mesleki onurunu ve saygınlığını da korumalıdır.

Çünkü eğitim bir güven ilişkisidir:

Çocuk öğretmenine, veli okula, öğretmen yöneticisine, toplum da eğitime güvenebilmelidir.

Yeni eğitim öğretim yılı başlarken belki hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:

“Bana güvenerek yaklaşan bu çocuğun hayatında nasıl bir iz bırakıyorum?”

İyi öğretmen yalnızca çok bilen değildir; bilgisini insan onuruyla buluşturan, otoritesini çocuğun üzerinde değil yararına kullanan, adaletini merhametle tamamlayan insandır.

Çocuğu kendisine benzetmez; kendisini bulmasına yardım eder.

Çünkü eğitim, bir insanı istediğimiz şekle sokmak değil; onun içindeki imkânı incitmeden ortaya çıkarabilmektir.

Öğretmenlik hırkasını taşımak kusursuz olmak değildir; kendimize neden güvenildiğini hiç unutmamaktır.

Karşımızdaki yalnızca bir öğrenci değil, henüz hikâyesinin başında olan bir insandır.