Öğrenim hayatının herhangi bir kademesinde birinci olmak, bir insanın bu yeryüzünde tadabileceği en mutlu, en gurur verici, en muazzam duygulardan biridir.
Düşünün bir kere; daha bebeklikten yeni çıkıyorsunuz. Çocukluğun o masum, tasasız sokaklarından koparılıp henüz beş yaşlarınızda o devasa okul kapılarından içeri ilk adımınızı atıyorsunuz. Oyun oynamayı, koşturmayı tam anlamıyla yaşayamadan, diliniz harflere yeni dönerken ve okuma yazmayı öğrenir öğrenmez kulağınıza erkenden ekilen o kelimeyi işitiyorsunuz: "LGS".
Daha ne olduğunu, hayatın ne anlama geldiğini bile bilmeden etrafınızda görünmez ama son derece katı bir çember daralmaya başlıyor. Anne ve babanız, okulda gözünün içine baktığınız öğretmenleriniz, saçınızı okşayan anneanneleriniz, babaanneleriniz, dedeleriniz, amcalarınız, teyzeleriniz, halalarınız, hatta evinizin önünden geçen konu komşu, yedi kat yabancı, herkes ama herkes tek bir ağızdan aynı toplumsal histeriyi haykırıyor: "Ayy ne olur LGS’yi kazan! Birinci ol! Gece gündüz çok çalış! Nefes bile almadan çalış!"
Bu, çocuk yaşta körpe omuzlara yüklenen ne feci bir baskı ne acımasız bir maratondur, hiç düşündünüz mü?
Haftasonu yüzü görmeyen çocukların mahkum edildiği bitmek bilmeyen kurslar, nefes aldırmayan dershaneler, çocuk odalarında dağ gibi yığılmış ödevler, çıkmış soru kitapçıkları ve her hafta sonu bir öncekinden daha stresli geçen, çocukların çocukluğunu elinden alan bir yığın deneme sınavı...
Nihayet; o sabrın, o gözyaşlarının arkasından gelen mutlu son! LGS’de tüm soruları eksiksiz doğru yanıtlayarak birinci olmuşsunuz.
İstediğiniz, hayalini kurduğunuz o köklü liseyi tercih ederek, lise hayatınızda 2026-2027 eğitim-öğretim yılına büyük bir zaferle başlayacaksınız. Bu gerçekten büyük bir başarıdır. Sizi, döktüğünüz her damla alın terini, o uykusuz gecelerinizi yürekten tebrik ve takdir ediyorum.
Ancak bu ülkenin namuslu, kalemini satmamış, gerçeğin peşinden koşan bir gazete köşe yazarı olarak görevim, sadece bu altın madalyanın parlak yüzüne bakıp alkış tufanına katılmak değildir. Şimdi gelin, farklı pencerelerden bakıp bu süreci günümüze uyarlayarak analiz edelim.
HER ŞEY AYNIYSA NEDEN BU AMANSIZ YARIŞ VAR?
Okul, dışarıdan bakıldığında tuğladan yapılmış, beton bir binadır. Sınıf ise dört duvarla çevrili; birkaç sıra ve masadan, bir öğretmen masasından, bir akıllı tahtadan, bir öğretmenden ve öğrencilerden oluşur.
İster bir sarayda eğitim gör, ister gösterişli bir şatoda, istersen de derme çatma bir sınıfta...
Önüne bir sıra ve masa ile bir de akıllı tahta verildiği; eğitimin için bir öğretmen ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın müfredatına uygun ders kitapları tahsis edildiği zaman, teorik olarak aradaki fark nedir?
Hani birilerinin ağzında sürekli bir sakız gibi çiğnediği, liyakatsizliği örtbas etmek için uydurdukları o meşhur yalan var ya: "Tüm öğretmenler aynıdır."
Madem tüm öğretmenler aynı öğretmenler odasında oturuyor, madem aynı müfredatla aynı öğrencilere ders veriyor, madem okul kantininde aynı çayı-çorbayı içiyor, madem hepsi aynı üniversiteleri bitirip aynı formasyon eğitimini alıyor ve madem tüm öğretmenler aynı maaşı hak ediyorsa; o halde birileri çıksın ve bana şu devasa mantık hatasını açıklasın:
Neden ve niçin bu ülkede LGS diye bir sınav var?
Nasıl oluyor da tüm öğretmenlerin güya "aynı" olduğu iddia edilen bir ortamda, tüm okullar neden ve niçin aynı kalitede, aynı eğitim öğretim standartlarında olamıyor?
Madem her şey aynı, madem eğitimde fırsat eşitliği var, neden LGS var?
Ortaokuldan mezun olan bir öğrenci alır diplomasını, evinin karşısındaki en yakın liseye gider ve kaydını yaptırır, hayatına devam eder. Normal bir ülkede olması gereken budur.
Peki, neden bizim ülkemizde özellikle Galatasaray Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi, Cağaloğlu Anadolu Lisesi, Kabataş Erkek Lisesi, Robert Koleji gibi nitelikli okulların isimleri anıldığında akan sular duruyor?
Çocuklar daha bebeklikten yeni çıkar çıkmaz, hayatın henüz ne olduğunu, bu dünyanın acımasız çarklarını anlamadan bu okulları kazanmak için neden canla başla, adeta kendilerini paralayarak çalışmak zorunda kalıyor?
Çünkü "Tüm öğretmenler aynıdır, tüm okullar eşittir" efsanesi, bu ülkenin eğitim sistemine dair söylenmiş en büyük, en organize yalandır!
Tüm öğretmenler aynı olsa, akıl var mantık var, tüm okulların kalitesi de başarısı da aynı olurdu. Ama değiller!
RAKAMLARIN FISILDADIĞI ACI GERÇEKLER VE SINIFSAL UÇURUM
Nasıl ki tüm öğrenciler aynı değilse, onlara sunulan imkanlar da aynı değildir. Gelin, bu acı gerçeği, resmi rakamların o soğuk ve tokat gibi çarpan yüzüyle inceleyelim.
Sınava başvuran öğrenci sayısı tam 1 milyon 22 bin 658. Sınava fiilen katılan öğrenci sayısı ise 994 bin 358. Katılım oranı yüzde 95,27.
Peki, bu muazzam şampiyonların dağılımı nasıl gerçekleşti?
Sözel alandan 50, sayısal alandan 40 olmak üzere toplam 90 sorunun hepsini, bu sene sadece 452 öğrenci doğru yanıtlayarak 500 tam puan aldı.
Düşünün; LGS’ye giren öğrenci sayısı neredeyse 1 milyon, ama tam puan alan, yani birinci olan öğrenci sayısı sadece 452 kişi!
Bu ne anlama geliyor biliyor musunuz? Bu durum, sistemin çocukları nasıl acımasızca ayrıştırdığının ilanıdır.
Bir tarafta birinci olabilecek kapasitesi ve arkasında ailesinin maddi desteği, özel dersleri, kurs imkanları olan başarı oranı çok yüksek bir grup var; ikinci olan, üçüncü olan gruplar var; ortalama başarı puanıyla yetinmek zorunda kalanlar var ve sınavda hiçbir başarı sağlayamayıp sistemin dışına, kenara fırlatılan devasa bir öğrenci kitlesi var.
Sonuç ortada: Demek ki, tüm öğrenciler aynı başarıda değil, tüm okullar da aynı kalitede...
Malumunuz, çocukluktan itibaren insanlar adaletsiz bir yarışa sokuluyor ve bu yarış hayat boyu bitmiyor.
EĞİTİM FAKÜLTELERİNDE ELDE EDİLEN BAŞARIDA ORTAYA ÇIKAN ADALETSİZLİK ÇARKI
Bir tarafta eğitim fakültesini birincilikle, yüksek onur belgesiyle, gecesini gündüzüne katarak bitiren pırıl pırıl, idealist bir deha var. Diğer tarafta ise aynı eğitim fakültesini derslerden defalarca kalıp ya da kopyayla, devamsızlıkla, adeta sondan birinci olarak zar zor bitiren bir başkası.
Fakülte bitiminde ne ortaya çıkıyor? Bu iki insan aynı kefeye konuluyor, ikisine de aynı maaş reva görülüyor.
Hatta durun, buradaki saçmalık bununla da kalmıyor! Eğitim fakültesini sondan birinci bitiren o liyakatsiz kişinin arkasında siyasi bir "dayısı", iktidar koridorlarında bir torpili varsa, KPSS barajlarına bile takılmadan, mülakat tiyatrolarıyla hemen bir yerlere atanabiliyor.
Ama eğitim fakültesini birincilikle bitiren, vatanına ve milletine faydalı olmak için çırpınan o torpilsiz deha ise atanamıyor, atanmıyor!
Fakat görev sürecine baktığımızda; torpilli olan ve fakülteyi sondan birinci olarak bitirmiş şahıs, eğitim fakültesini birincilikle bitirmiş ama torpilsiz olan kişiden daha önce atandığı için, algoritmasal olarak bir anda ondan daha "kıdemli" öğretmen sayılıyor!
Arkasındaki siyasi güç veya sendikal torpil sayesinde sadece birkaç yıl öğretmenlik yapıyor, derse bile doğru dürüst girmeden hooop... Bir bakıyorsunuz ki, müdür yardımcısı, ardından okul müdürü oluvermiş!
Eğitim fakültesini sondan birincilikle bitirmiş, hayatı boyunca bir tek kitap bile tam olarak okumamış o cahil cühela takımı, eğitim fakültesini birincilikle bitirmiş dahi bir öğretmenin başına amir olarak atanıyor!
Böyle bir haksızlığa uğrayan öğretmen ne yapmalı? Oturup kaderine mi ağlamalı? Elbette hayır.
Kamu görevlilerinin; unvan yükseltilmesine konu atamalarında yaşanan bu usulsüzlüklere karşı, tebliğ tarihinden itibaren başlayan 60 günlük yasal süre içinde İdare Mahkemelerine başvurarak idari dava açma hakkı vardır.
Liyakatsiz atamaların, unvan gasplarının ve haksız terfilerin iptali için açılacak bu davalar, yargı önünde hakkı olanın hakkını kendisine teslim etmenin tek yoludur.
Eğer bu davalar mağdur olanlar tarafından açılmazsa adalet, yoğun bakım ünitesinde nefessiz kalmaya devam edecektir!
AKADEMİNİN KAPISINDAN DÖNEN LİYAKAT VE EZİLEN DEHALAR
Eğitim fakültesini birincilikle bitirmiş o yüksek zekaya ve yüksek başarıya sahip gerçek öğretmen ne yapıyor peki?
Durmuyor, parlak zekasıyla gidip alanında yüksek lisans yapıyor, ardından doktora çalışmasını tamamlıyor. Ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde makaleler yayınlıyor, TÜBİTAK projeleri üretiyor. Son 10 yılın en yüksek akademik ortalamasını yakalıyor. Kendi alanında Türkiye’de, hatta dünyada parmakla gösterilecek dört kişiden biri haline geliyor.
Peki, o sırada bizim eğitim fakültesini sondan birinci bitiren torpilli ne yapıyor?
Tabii ki akademik kariyerle, bilimle uğraşacak çapı olmadığı için, torpilinin gücüyle, makamdan makama yüksek atlama ve zıplama antrenmanları yapıyor. Bir bakıyorsunuz ilçe şube müdürü olmuş, bir bakıyorsunuz il şube müdürü...
Koltuk büyüdükçe kibri de büyüyor.
İşin en acı, en kan dondurucu tarafı neresi biliyor musunuz? Lise birincisi, eğitim fakültesi birincisi olmuş, yüksek lisans ve doktora yapmış o torpilsiz, devasa bilim insanını, Türkiye’deki hiçbir devlet üniversitesi kadroya dahi kabul etmiyor!
“Akademisyen olamazsın” diyorlar ona! Kapılar yüzüne sertçe kapatılıyor. Neden? Çünkü arkasında cemaati, tarikatı, siyasi partisi, kartviziti yok!
Ona deniyor ki: "Senin torpilin yok, git dümdüz öğretmenlik yap, otur oturduğun yerde! Senin neyine gerek ulusal ve uluslararası makale çalışması yapmak? Senin neyine gerek TÜBİTAK projesi üretmek? Senin torpilin yok, sen kimsin ki bilim üreteceksin? Sen bize öğretmenlikte lazımsın…"
Peki, akademideki bu ilan usulsüzlüklerine, kişiye özel açılan adrese teslim kadrolara karşı ne yapılabilir?
Hukuk burada da devreye giriyor. Üniversitelerin akademik kadro ilanlarında liyakati hiçe sayan, objektif kriterlerden uzak ve belirli bir kişiyi tarif eden "adrese teslim" kadro şartlarına karşı, Danıştay ve İdare Mahkemelerinde yürütmeyi durdurma talepli iptal davaları açılabilir.
Yargı, geçmişte bu tür pek çok haksız atamayı "kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırılık" gerekçesiyle iptal etmiştir. Bu hakkı aramak, sadece kişisel bir dava değil, bir ülkenin geleceğini savunma davasıdır!
NEDEN SADECE LGS BİRİNCİLERİ ALKIŞLANIR?
Bugünlerde televizyonları bir açın, internet sitelerine bir bakın; LGS birincilerine şak şak alkışlar, büyük övgüler, havada uçuşan tebrikler göreceksiniz. Tüm haber kanalları bu 452 çocuğun peşinde mikrofon koşturuyor, röportaj yayınlama yarışına giriyor. Gazeteler boy boy fotoğraflarını basıyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü ortada henüz paylaşılacak bir "makam", bir "koltuk", bir "rant" yok arkadaşlar!
Emin olun, eğer ortada bir makam olmuş olsa, LGS’de birinci olan o 452 öğrenciyle değil röportaj yapıp televizyonlarda yayınlamak, o sınavın birinci sayısını dahi halktan gizler, açıklamazlardı!
Ne zaman ki o birinciler büyüyüp bir koltuğa talip olmaya başlar, işte o zaman onlardan rahatsız olanlar dişlerini gösterir. "Birinci olmuşsa ne olmuş, canım” söylemlerine döner iş. Anında o liyakatsiz bürokratların ağzından şu klişeler dökülmeye başlar: "Her birinci olan illaki makama oturacak diye bir kural mı var canım?", "Birincilik ayrı bir şeydir, yöneticilik ve idarecilik ise apayrı bir yetenektir!"
İşte bu sahtekar söylemler, kendi niteliksiz torpilli amirlerini, o cahil kadrolarını korumak için uydurdukları bir kalkandır.
Ankara’dan torpilli, ortalama başarılı, hatta okulunu sondan birinci bitirmiş bir öğretmeni bile İl Milli Eğitim Müdürü destekler, İlçe Müdürü arkasında durur, İlçe Kaymakamı kollar ve İl Valisi elinden tutar. O kişinin anında, jet hızıyla asaleten ataması yapılır. Önce o ballı makama oturtulur, sonra arkasından göstermelik, şaibeli bir görevde yükselme sınavına sokularak o koltuk yasallaştırılır. Ondan sonra tutabilene aşk olsun; makamda yükseldikçe yükselir.
TORPİLSİZ BAŞARININ ACIMASIZ BEDELİ VE SÜRGÜNLER
Hayatı ve öğrenciliği boyunca sürekli birinci olmuş, yüksek lisans ve doktorasını tamamlamış o gerçek aydın, o gerçek vatansever öğretmen ise "düz öğretmen" olarak kalmaya mahkum edilir.
Ona her gün, her an, "Otur oturduğun yerde, makam senin neyine gerek!" mesajı verilir. Vali bey engeller, Kaymakam bey engeller, il müdürü engeller, ilçe müdürü engeller.
Bitmedi! Ülkemizin dahi, torpilsiz öğretmenleri okullarda sistemli olarak mobbing görür! Psikolojik zorbalığa, idari şiddete maruz kalır. Hakkında uyduruk gerekçelerle, sadece dik durduğu ve boyun eğmediği için sürekli soruşturmalar açılır. En verimli çağında sürgünlere gönderilir, maaş kesme cezaları alır, susturulmaya çalışılır.
En acısı da nedir bilir misiniz? Eğitim fakültesinde aynı sınıfta okurken sondan birinci olan ve torpille makam sahibi yapılmış o müdür veya şube müdürü, geçmişteki o ezikliğinin, o aşağılık kompleksinin acısını çıkarmak için, fakülteyi birincilikle bitiren idealist öğretmene okulda amirlik taslar! Onu engeller, ona mobbing yapar, onu en ücra köylere sürgüne gönderir! Kendi yetersizliğini, o dehanın ışığını söndürerek gizlemeye çalışır.
BU SİSTEMDE BİRİNCİ OLMAK BİR AYRICALIK MIDIR?
Gerçekten, ülkemizde LGS birincisi olmanın, eğer arkanda sağlam bir torpilin yoksa, geleceğine bir faydası var mıdır?
Yoksa bu yüksek zeka ve başarı, bu topraklarda sana sadece zarar mı getirir?
Bir gazete köşe yazarı olarak, ülkemizin pek de dile getirilmeyen gerçeğini haykırıyorum: Eğer arkanda bir dayın, bir torpilin yoksa, bu büyük başarılar senin gelecekte mobbing görmene sebep olabilir.
Çünkü siz bu salt başarınızla, o yüksek zekanızla birinci olduğunuzda; köşe başlarını tutmuş, liyakatsiz, arsız, yüzsüz, kurnaz, torpilli azınlığı aslında kendi varlığınızla kızdırmış oluyorsunuz!
Varlığınızla onların yetersizliğini yüzlerine bir ayna gibi çarptığınız için sizden nefret ediyorlar. Günümüzde bunun ne yazık ki pek çok örneği var ve bu kötü örnekler çığ gibi büyüyerek ve çoğalarak devam ediyor.
Pırıl pırıl beyinlerimiz bu yüzden akın akın ülkemizi terk ediyor, bu yüzden Batı'ya beyin göçü yaşanıyor. Çünkü bu çarpıklık, kendi öz evlatlarını torpilli asalaklara yem ediyor!
Yine de tüm bu zifiri karanlığa rağmen, olaya en iyimser, içimizdeki o hiç sönmeyen umut dolu taraftan bakmaya çalışarak; LGS’yi o büyük imkansızlıklara, o korkunç baskılara rağmen birincilikle kazanan 452 evladımızı yürekten tebrik ve takdir ediyorum.
Gelecek hayatlarında hepsine sonsuz başarılar diliyorum. Ancak o acı, o yalın gerçeği de buraya, tarihin sayfalarına not düşüyorum: Ülkemizde torpilsiz ne kadar başarılı olunabilir, o başarı hak ettiği vitrine ne kadar çıkarılabilir; bunu artık kendileri yaşayarak, o torpilli duvarlara çarparak, canları yana yana ve maalesef o liyakatsiz figürlerle mücadele ederek öğrenmek zorunda kalacaklar.
Ülkemizin en acı, en net gerçeği şudur: "Tüm öğretmenler aynıdır" yalanının arkasına saklanan bu köhne bakış açısıyla bakıldığında; torpil ile yönetici olanlar her zaman, her devirde ve her koşulda ayrıcalıklıdır! Torpille makama getirilenler, eğitim fakültesini birincilikle bitirdiği halde düz öğretmen olarak tutulana göre her zaman fersah fersah yüksek maaş alır!
Ama bizler, liyakati, hakkı, alın terini ve adaleti savunan onurlu, dik duran köşe yazarları olarak; o çocukların hakkını, tüm platformlarda torpilli koltuk sevdalılarının karanlığına karşı savunmaya devam edeceğiz!
Hakan MUHTAR